FUTBOLUN DÜŞÜŞÜ VE ÜÇÜNCÜ DÜNYANIN YÜKSELİŞİ – İTALYA 1990

Sanırım ben dahil pek çok futbolsever için 1990’daki Dünya Kupası daha fizik ve taktiğe dayalı, ‘yenemiyorsan yenilme’ şiarının baş tacı edilmeye başlayacağı bir dönemin habercisi ve muhtemelen en sıkıcı turnuvadır. 52 maçta atılan 115 gol ve 2,2 gol ortalaması ve ikisi finalde olmak üzere 16 kırmızı kartla bu istatistiklerdeki kötü yerini halen korumaktadır. Ayrıca 1990’dan sonra geri pas kuralı değişmiş ve hücumu daha çok teşvik etmek için 3 puan sistemi getirilmiştir.

Kazandığı 1934’teki Dünya Kupası’ndan sonra ikinci kez ev sahibi rolünü üstlenen İtalya o yıllarda en prestijli futbol sahnesi olan Serie A’da dünyanın dört bir yanından yıldız futbolcuları barındıran ve bütün futbolseverlerin ilgiyle takip ettiği organizasyonun da vatanıydı. 1985 – 1995 arasında Sampdoria ve Napoli dahil 5 takımın şampiyonluk yaşamasının yanı sıra Avrupa Kupalarını da domine eden İtalyan futbolu için 1990 Dünya Kupası da bu başarıların en yüksek ve ulusal düzeyde taçlandırılması olacaktı. Luciano Pavarotti’nin Puccini’nin Turandot operasından Nessun Dorma parçasıyla açılışını yaptığı turnuvanın diğer resmi şarkısı da benim çok sevdiğim Gianna Nannini’nin Edoardo Bennato ile birlikte seslendirdiği Un’estate italiana (Bir İtalyan Yazı)’dır.

Türkiye ise yıllardan sonra bir Dünya Kupası’na katılmaya ilk kez bu kadar yaklaşmış ama S.S.C.B., Avusturya, D.Almanya ve İzlanda’nın da bulunduğu gruptan 7 puanla 3. Olarak ve averajı 9 puanlı Avusturya’dan daha iyi olmasına rağmen çıkamamıştır. Tanju Çolak da Avusturyalı ünlü forvet Toni Polster ile birlikte grubu 5 golle gol kralı olarak tamamlamıştı. 10 Mayıs 1989’da İnönü stadındaki oynanan Türkiye – S.S.C.B. karşılaşması benim de okulu kırarak gittiğim ilk milli maçtır. Maalesef kaleci Dasayev’i geçemeyip Mykhaylychenko’nun golüyle 1-0 kaybetmiştik ama benim için eşsiz bir deneyim olmuştu.

Kulüpler bazında özellikle de Galatasaray’ın başını çektiği Avrupa başarıları, Beşiktaş’ın kolej takımı yenilmez armadası, Fenerbahçe’nin 1989’daki 103 gollü rekor şampiyonluğu ve Trabzon’un Lyon zaferine giden kadro oluşumu o yıllardaki milli takımın da temellerini atmıştı. 1990 yazında Rıdvan, Tanju, Oğuz, Ünal, Feyyaz’lı kadronun İtalya’da olmaması hep içimde ukde kalmıştır. Olabilseydik o turnuvaya çok renk katabileceğimizden ve kabuğumuzu daha erken kırabileceğimizden şüphem yoktu.

17 yaşın heyecanı ve deli akan kanıyla haksızlıklara karşı durmak ve ezilenin yanında olmak benim için çok önemliydi. Belki hiçbir zaman gerektiği kadar sesimi çıkartamadım çünkü Reagan ve Thatcher’ın dünyayı zehirlediği neoliberal doktrinlerin gölgesinde, 12 Eylül’ün ürünü ve onların piyonu Özal’ın ülkesinde, Huntington’un Medeniyetler Çatışması diye kutuplaşmayı körüklediği zamanlarda aslında hiç değişmeyen ve özgürlüklerin sürekli boğulduğu Türkiye’de doğmuştum ve apolitik ortamın içinde büyüyordum. O yüzden de dünyadaki pek çok insan gibi 1990 Dünya Kupası’nda benim için de gönüllerin takımı ve şampiyonu Afrika’nın çeyrek finallere yükselen ilk takımı Kamerun’du. 4 golle turnuvayı tamamlayan 38 yaşındaki Roger Milla da kuşkusuz o takımın en renkli figürüydü. Çeyrek finalde çok güçlü bir İngiltere’ye karşı ilave sürede ve hatırladığım kadarıyla hekemin yanlı yönetimiyle 3-2 kaybeden Kamerun başı dik ve vakur bir şekilde veda ederken o sıkıcı kupanın da en renkli takımı olmayı başarıyordu.

Batı Almanya, S.S.C.B., Çekoslovakya ve kadrosunda Pancev, Stojkovic, Prosinceki, Suker ve benim için Balkanların Hagi ve Stoichkov ile birlikte en yetenekli futbolcularından bir tanesi olan Savicevic’in bulunduğu Yugoslavya son kez bu ülke adlarıyla bir dünya kupasına katılıyordu. Pek çok spor dalında ve özellikle futbolda dünyaya sayısız yıldız ihraç eden Yugoslavya sadece iki yıl sonra acımasız ve kanlı bir iç savaşın pençesine düşecekti. Ona da Euro 1992’de daha geniş yer ayıracağım.

Kibarca ‘geri kalmış’ değil de ‘gelişmekte olan’ diye nitelenen ve aralarında güzel ve yalnız ülkemizin de bulunduğu, bir türlü gelişemeyen ama hep gelişmekte kalan ülkelerin yanında bir de bir ülkenin içinde bu tanıma uyan onlarca örnekten birisi de herhalde İtalya’da Roma’nın aşağısında kalan bölümüdür. Uzun yıllarımı geçirdiğim ve bağlarımı hala koruduğum İtalya’da bir gelişmiş kuzey ve geri kalmış güney ayrımı vardır ki bunun tarihi, sosyolojik, ekonomik ve kültürel kökenlerini konuşmak saatler, yazmak sayfalar sürer ama 1990’da kaderin garip bir cilvesiyle 3 Temmuz günü Napoli’nin San Paolo stadında oynanan İtalya – Arjantin yarı final karşılaşması büyük drama sahne olmuştur.

Tarihinde Maradona’dan önce hiç şampiyonluk yaşamamış olan Napoli 1987 ve 1990’da şampiyon, 1988 ve 1989’da ise ikinci olarak İtalya’nın üç büyükleri, kuzeyin üç atlısı Juventus – Milan ve Inter’in genellikle domine ettiği İtalyan futbolunda sivrilmeyi başarmıştı. Ancak bu sportif başarının ötesinde zengin ve sanayileşmiş kuzeye karşı fakir ve daha feodal olan, kuzeye yıllarca çok göç vermiş olan güneyin gövde gösterisiydi ve Napoli onun sembolü, Maradona da bayraktarı olmuştu. 17. Dakikada turnuvanın gol kralı Schillaci’nin golüyle 1-0 öne geçen İtalya 67’de Caniggia’nın golüne engel olamayınca maç 1-1 bitmiş ve uzatmada da eşitlik bozulmayınca penaltılara geçilmişti. Her iki takım da ilk üç penaltıyı gole çevirirken İtalya’nın son iki penaltısını kurtaran gecenin adamı Goycochea Arjantin’i finale taşırken San Paolo’daki taraftarların bir bölümü de ‘şehrin Azizi’ Maradona’yı alkışlıyordu. Aynı Türkiye’nin doğusu ve batısı gibi kuzeyi ve güneyiyle birlikte daha güzel, daha renkli ve daha güçlü olan İtalya’da da belli kesimler yine aynı Türkiye gibi 30 yıl sonra da farklılıkları zenginlikten çok kavga ve gerginliğe çevirmeye uğraşıyorlar ama sağduyu genelde baskın çıkıyor.

Dünya Kupası tarihinin belki de en tatsız finali 8 Temmuz 1990 gecesi Roma Olimpiyat Stadı’nda oynandı ve kötünün iyisi, Inter’in üç silahşörü Matthaus, Klinsmann ve 85. dakikada penaltıdan gelen tek golün sahibi Brehme’yle Batı Almanya 1954 ve 1974’ten sonra üçüncü kez kupayı ülkesine götürdü. ‘Kaiser’ Franz Beckenbauer de hem oyuncu hem de teknik direktör olarak bu kupayı ilk kazanan kişi olma ünvanına erişiyordu.

Evet İtalya 1990 pek çok drama sahne olmuştu ama bu kadar heyecan ve şovun içinde futbol çok fazla sahne alıp ön plana çıkamamıştı. Paul Gascoigne’in sıra dışı yetenekleri ve o yıllarda her turnuvanın İspanya ile birlikte hayal kırıklığı İngiltere’nin beklenenden daha iyi futbolu, hak etmediği şekilde Arjantin’e son 16 turunda kaybeden Brezilya’nın erken elenmesi, Rijkaard’ın Rudi Völler’e tükürüp ikisinin de kırmızı kartla oyun dışı kalması, Higuita’nın geleneksel saçmalamaları gibi turnuvaya renk katan olaylar dışında Catenaccio’nun anavatanı İtalya’da oynanan bir Dünya Kupası’nda futbolun aşk evliliğinden mantık evliliğine evrilmesinden daha doğal ne olabilirdi ki? Zaten her konuda söyleyecek bir sözü olan Winston Churchill dememiş miydi ‘İtalyanlar futbol oynar gibi savaşıp savaşır gibi futbol oynuyorlar’ diye…

Benim vazgeçilmezlerim spor, sinema, edebiyat ve müziktir. Dönem yazılarını kaleme alırken bundan sonra o yıla ait dünyayı etkileyen, benim de izlediğim ve/veya sıkça dinlediğim o zamanın ruhuyla bütünleşmeye yardımcı olacak, hepimizde iz bırakmış olabilecek popüler film ve şarkıları da sizinle paylaşacağım.

FİLMLER:

GOOD FELLAS – MARTIN SCORSESE

PRETTY WOMAN – GARRY MARSHALL

DANCES WITH WOLVES – KEVIN COSTNER

MISERY – ROB REINER

MILLER’S CROSSING – JOEL & ETHAN COEN

AWAKENINGS – PENNY MARSHALL

GODFATHER III – FRANCIS FORD COPPOLA

BACK TO THE FUTURE III – ROBERT ZEMECKIS

FLATLINERS – JOEL SCHUMACHER

GHOST – JERRY ZUCKER

REVERSAL OF FORTUNE – BARBET SCHROEDER

HAMLET – FRANCO ZEFFIRELLI

JACOB’S LADDER – ADRIAN LYNE

EDWARD SCISSORHANDS – TIM BURTON

NIKITA – LUC BESSON

WILD AT HEART – DAVID LYNCH

THE HUNT FOR RED OCTOBER – JOHN MC TIERNAN

DAYS OF THUNDER – TONY SCOTT

HOME ALONE – CHRIS COLUMBUS

TOTAL RECALL – PAUL VERHOEVEN

YABANCI ŞARKILAR:

THUNDERSTRUCK – AC/DC

MORE THAN WORDS – EXTREME

STILL GOT THE BLUES – GARY MOORE

SUICIDE BLONDE – INXS

ICE ICE BABY – VANILLA ICE

U CAN’T TOUCH THIS – MC HAMMER

NOTHING COMPARES 2 U – SINEAD O’CONNOR

EVERYDAY IS LIKE SUNDAY – MORRISSEY

THE SHIP SONG – NICK CAVE AND THE BAD SEEDS

ENJOY THE SILENCE – DEPECHE MODE

LAST TRAIN TO TRANCENTRAL – KLF

GONNA MAKE YOU SWEAT – C&C MUSIC FACTORY

PRINCIPLES OF LUST – ENIGMA

SEND ME AN ANGEL – SCORPIONS

TÜRKÇE ŞARKILAR:

YAZ YAZ YAZ – AJDA PEKKAN

ALİ DESİDERO – MFÖ

BÖYLE AYRILIK OLMAZ – NİLÜFER

SÖZLERİMİ GERİ ALAMAM – BULUTSUZLUK ÖZLEMİ

AYRILMAM – AŞKIN NUR YENGİ

VİRA VİRA – YENİ TÜRKÜ

BİR EFSANE – HAKAN PEKER

İNSANOĞLU – DOĞAN CANKU

BENİ KATEGORİZE ETME – BÜLENT ORTAÇGİL

EŞKİYA DÜNYAYA HÜKÜMDAR OLMAZ – SELDA BAĞCAN

Yazarın diğer yazıları için tıklayın

mail: gorkem.isik@abcspor.com

twitter: @gorkem7305

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz